Hasan Yaşar Hoca Dirayet Dergisi

Hasan Yaşar Hoca efendinin Kaleminden Nefs-i Tezkiye Tezkiye-İ Nefsin Zarureti ve Güzel Ahlak

Hasan Yaşar Hoca Dirayet Dergisi
Hasan Yaşar Hoca Dirayet Dergisi Emre Çimen
Bu içerik 1136 kez okundu.
Lütfen REKLAM 'lara tıklayarak bize DESTEK Olunuz

Meşayihi sufiyye makam ve hallere taalluk eden ve zaman içinde tekâmül eden nice ıstılahlar vaz etmişlerdir. Tezkiye-i nefs ve tehzib-i ahlak hususi gündemleri olduğu için de eserlerinde kalp hastalıkları ve nefsin hilelerine dair mebzül malumat bulunur. Bu köşede tasavvufun ıstılah ve tabirleri hakkında Meşyahın izahatını bir araya getirmek planlanmaktadır. Maalesef ki günümüzde dervişlerin gündeminde manevi derecelerden ve makamlardan bahis kadar nefsin hileleri ve ‘tezkiye’ yer tutmadığı için öncelikle ahlaka dair ıstılahları takdim etmenin isabetli olacağı kanaatindeyiz.

‘Şirk’in ‘ucb’un ‘kibir’in ‘riya’nın ‘hased’in ve bunlardan mütevellid işlenilen iman ve amel binamızı içten içe kemiren, diğer amellerimizi de yok eden ve en az namaz oruç kadar farz olduğu ortada olan nice günahın önemsenmiyor olması bu hususlarda marifet sahibi olmaya ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu göstermektedir.

Sufi büyükleri zemmedilen bu kötü ahlakları, ‘batıni’ yani görünmüyor olmakla kişinin kendisinin bile çoğu zaman fark etmediği ancak işlemeye devam ettiğimiz, ‘daimi’ yani temizlenmediği sürece her dem her nefes uykudayken bile işlenmeye devam edilen günahlar olarak vasıflamışlardır.

Nefsin haramlara daha da genelde dünyaya, ma sivaya meylinin ve bu meyilden neşet eden bu kalp hastalıklarının kaynağının ne olduğu ve nasıl bu hendekten atlayabileceğimizi bilmek her mümin için bir vecibedir.

“Nefsini tezkiye eden muhakkak ki kurtulmuştur” (Şems, 9) ayeti kerimesi tezkiyeyi yegâne kurtuluş yolu olarak göstermektedir. Tezkiye, sahibinin büyük mükâfatlara nail olacağı müjdelenen güzel ahlakın kapısı.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:

“Din güzel ahlaktır”[i]

“Müminlerin iman bakımından en mükemmeli ahlakı güzel olandır”[ii]

“Kıyamet günü güzel ahlaktan daha ağır basan bir şey yoktur”[iii]

“Aranızdan en çok sevdiklerim ve kıyamette bana en yakın olacaklar ahlak bakımından en güzel olanlarınızdır”[iv]

“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim”[v]

Tezkiyenin ve ahlakın kıymetini ve zaruretini bildirmek için bu buyruklardan daha fazla ne söylenebilir ki?

 İmam Gazali rahimehullah, kar elde etme amacıyla bin bir tehlikeyi göze alarak okyanusları geçen aylarca yol alan tüccarlar büyük riskleri göze alırken, istikbalde iyi bir mevki elde edeceğini umduğu için -bu sadece bir ihtimal olmasına rağmen- çocukluğundan bu yana bin bir meşakkati göze alarak dünyevi saadet için çalışıp çabalayan kimselerin -kati olarak inandığı halde- ahiret ve uhrevi saadet için çalışmıyor olmasına esef eder.[vi]

Peki bunun sebebi nedir? Ona da cevap verir imam Gazali: “Şehvetlerin peşinde koşmanın verdiği gaflet sarhoşluğu, salih bir mürşidin onu uyandırıncaya kadar süren bir gaflet uykusu ona bunu yaptırmaya devam edecektir.”[vii]

Çare nedir peki? Yine O’nun ifadesiyle “Bir rahatsızlığı olan kimsenin doktorun neyi yiyip yemeyeceği hangi aralıklarla yiyeceği gibi tavsiyelerine uyduğu gibi, ruh doktorlarının tavsiyelerine de harfiyen uyması gerekmektedir. ‘Mücahede’ yani nefsini tüm kötü sıfatlardan temizlemek, ‘tezkiye’ yani nefsi küfür ve masiyette Hakk’a şirk koşmaktan temizlemek ile bu uykudan uyanılır.”[viii]

Evet, özetle böyledir ancak tafsilata inildiğinde ihtiyacımız olan malumatın çoğaldığını fark ederiz.

Ahlak(sızlığ)ın Kökenleri

Ahlakın nazari tahlil ve tasnifini yapan eserler, insan davranışlarının temelinde insanın akletme düşünme kabiliyeti (kuvve-i müdrike), elindekini koruma ve istediğini alma asabiyetini veren gazab ve öfke kuvveti (kuvve-i gazabiye), ve hep elindekinden daha fazlasını istemesine sebep olan arzulama ve şehvet kuvveti (kuvve-i şeheviye) olarak üç kuvvet olduğundan bahsederler.

İmam Gazali, bu üç kuvveyi şöyle bir misalle açıklar:

“İnsan bedenindeki nefis şehirdeki bir valiye benzer. düşünme kuvveti onun nasihat ve emirlerini yerine getiren askeri kumandanı, nefsin şehvet kuvvesi gıda maddelerini depo eden ve daima elinde tutam kötü huylu hizmetkâr gazap kuvvesi ise onun polis şefidir. Kötü huylu hizmetkâr olan şehevi kuvvet görünüşte iyi ama o gıdaları zehir ile karıştıran bir hilebazdır. Vezirin emirlerine itiraz eder. Vali olan müdrike kuvveti ise vezire riayet eder. Vezir ona ‘hizmetkâr olan şehevi güce kulak verme beni dinle’ der. Bu polis şefi gazabi kuvvet hilebaz şehevi kuvveti vezir adına ikna etmeye çalışır. Vali gazabı ve şehveti sakinleştirip itidale getirebilirse ahlak güzelleşir, yoksa bozulur.”[ix] “Müdrike kuvveti olan akıl, ava çıkan bir süvari, şehvet bindiği at, gazab da onun av köpeğidir. Eğer onları eğitirse başarılı bir av yapar yoksa eli boş döner.”[x]

İmam, ilerleyen sayfalarda övülen ve yerilen ahlakların hepsini bu kuvvetlerin altında mütalaa eder ve “Heva işte bu şehevi kuvvetin kötü olan tarafıdır” der.[xi]

“Akıl kuvveti itidale varınca hikmet, gazabi kuvvet itidale varınca yiğitlik ve kahramanlık, şehevi kuvvet, itidale varınca iffet olarak tezahür eder. Bunların hepsinin itidali ile adalet terazisi kurulur ki işte kişinin ahlaklı olması böyle tezahür eder.”[xii]

Ahlakı ‘Ameli hikmet’ olarak ele alan nazar erbabı bu şablon üzerinden tafsil etmiştir insan davranışlarını. İyi olan kötü olan tüm ahlaki tutum ve davranışlar bu üç kuvveye dayanır.

Bu şablon üzerinden Meşayıhımızın nefsin kötü huyları olarak bizlere öğrettiği iba/itaate karşı inat ile boyun çekme, münazaa/çekişme ve tartışma, tuğyan/şehevi ve gazabi tüm azgınlıklar ve inkâr, yine bu itidale getirilememiş gazabi ve şehevi kuvvetlere irca edilecektir.

Nazar erbabının bu tasnifi elbetteki yanlış değildir. Ancak ne var ki sistematik tasnifin üstadları olarak bu şablonu ortaya koyan nazar erbabı, -sahaları olmadığı için- gazabi ve şehevi kuvvetlerin nasıl tehzib edileceğine fazla eğilmemişlerdir. Bu vazife, gerçek ruh tabibleri olan sufi büyüklerine kalmıştır. O yüzden meselenin tahlili için onların eserlerini merkeze alacağız.

Zühd

‘El çekmek’, ‘vaz geçmek’ manalarına gelen ‘zühd’, tasavvufta elini ve gönlünü dünyadan çekmek manasında ıstılahlaşmıştır. İsmail Rusuhi Ankravi Rahimehullah’ın ifadesiyle: “zühd, cemi eşyadan rağbeti iskat eylemek, dünya ve ma fihadan iraz edip, nefsi ma sivaya olan meyl ve muhabbetten tecrid kılmaktır.”[xiii]

Allah rızasını arayanların ona yönelenlerin tevekkül erbabının ilk basamağıdır zühd, zühdü sağlam olmayanın sonraki durumu da sağlıklı olmaz.[xiv]

Ebu Said Harraz Rahimehullah: “Zühdün evveli ise nefsin hoşuna giden her şey hususunda ona muhalefet etmek ve onu rahattan ve yeme, içme, giyinme, mesken, uyku, konuşma, bakma, dinleme gibi hususlarda mubalağa yapmaktan sakınarak şehvetlerden men etmektir” demiştir.[xv]

Kimileri sadece haramın terkini zühd için kâfi görmüş, kimileri haramda zühdü farz helalde ise fazilet görmüş, kimileri de zühdü -kendini zorlayarak terk etmek manasında değil de- gelen helale şükredip ihtiyacı olmayan fazla malın peşine düşmemek olarak görmüştür. Kimilerine göre ise “Elden kaçırdığınız şeylere üzülmeyesiniz, size verilen şeylerle sevinmeyesiniz diye her şeyi önceden yazdık” (Hadid, 23) ayeti kerimesinde işaret edildiği üzere elindekilere sevinmeyen kaybettiği şeylere üzülmeyen kimsedir gerçek zahid. Bu manada Cüneyd-i Bağdadi Rahimehullah “Zühd elden çıkan şeye karşı kalpte hiç hiçbir arzu ve muhabbet bulunmamasıdır” Süfyan-ı Sevri Rahimehullah, “Zühd kuru ekmek yemek kalın aba giymek değildir. O dünyadaki emeli kısa tutmaktır” buyurmuştur. [xvi] Yani dünyaya gönlünü bağlamamak.

Tüm bunları zühdün kendisi değil işaretleri kabilinden anlamamız gerektiğini belirten İmam Kuşeyri, Ebu Süleyman Darani Rahimehullah’ın “Kulu Allah Teâlâ’dan alıkoyan her şeyi terk etmesi” Şibli Rahimehullah’ın “Allah Teâlâ’dan gayrı her şeyi gönlünden çekmesi” olarak tarif etmelerini daha şümullü bir tarif olarak görüyor gibidir.[xvii]

İmam Gazali Rahimehullah zühdü, bir şeyi bırakıp da kendisinden daha hayırlı bir şeye yönelmeyi gerektiren bir hal olarak tarif eder.[xviii]

O, “Terk ameli, terk edilen şeye nispetle zühd, yönelinen şey itibariyle rağbet ve muhabbet diye isimlendirilir. …O yüzden bir kimsenin daha sevgili bir şey olmadan sevdiği bir şeyi terk etmesi muhaldir” der. [xix]

Öyleyse zühd, dünyayı hakirliğini ahretin nefisliğini gerçekten bilen kimsenin yaptığı terktir. Yerine koyacağı şeye tamah ettiği için yapılan terkler zühd değildir. Ahirete iman etmeyen kimseden bile buna benzer bir terki görebilmek mümkündür. Mesela malı muhafaza etmek için gerekli olan meşakkate giremediği için ya da malı terk ederek elde edeceği itibar gibi şeylerin peşinde yapılan terkler zühd sayılmazlar.[xx]

Zühd, ayet ve hadislerle emir ve tavsiye buyrulmuştur. Cenab-ı Allah celle celalühü bir çok ayet-i kerimede dünyaya değil ahirete yönelmemizi emretmektedir:

“De ki dünyanın nimeti çok azdır. Allahtan korkan kimseler için ahret daha hayırlıdır.” (Nisa, 77)

Sayısız hadisi-i şeriflerinde dünyayı zem eden ve onun nimetlerine dalmayı men eden Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurur: “Bir kimseye zühd ve konuşma hasleti verilmişse ona yaklaşın! Zira muhakkak ki ona hikmet verilmiştir.”[xxi]

Zühdün Kısımları

Ahmed ibni Hanbel Rahimehullah, “Haramı terk etmek avamın, helali terk etmek havasın, Allah’tan uzaklaştıran şeyleri terk de ariflerin zühdüdür” demiştir.[xxii]

Tusi Rahimehullah da, zühdü üçe ayırır; mübtedilerin, tahkik ehlinin ve istinga ehlinin zühdü. Mübtedi zahid elinde de malı gönlünde masl sevgisi olmayan kimse, tahkik ehlinin zühdü dünyayı ve nefsin tüm hazlarını terk etmektir ki zahidlere gösterilen övgü teveccühten kaynaklı hazzın terkini de içerir, istinga ehli ise dünyanın tamamı onların olsa ve ahirrette bunun için kendilerine bir sual edilmeyecek olsaydılar bile yine de dünyayı terk edecek olanlardır.[xxiii]

Beyazıd-ı Bestami Kuddise Sırruhu buyurur: “Üç gün zahid oldum ilk gün dünyadan ikinci gün ahretten üçüncü gün de tüm masivaullahtan. Cenabı hak bana ne istersin diye sual buyurunca ben de istememeyi istiyorum çünkü istenilen (murad) beni isteyen (mürid) sensin.”[xxiv]

Nakşibendî tarikinin dört ana esasını, Hazreti Beyazıd Kuddise Sırruhu’nun bu ifadelerinde görüyoruz:

Der tarik-i Nakşibendî lazım amed çârı terk, Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i-terk.

Nakşibendî tarikatinde dört ‘terk’ gereklidir; Dünyayı, ahreti, kendi varlığını ve terki de terk.

Bu terklerin hepsini kapsayacak şekilde bir zühd, ‘tebettül’ olarak da adlandırılmıştır. “Rabbinin adını an ve bütün varlığınla ona yönel (tebettel ileyhi tebtile)” (Müzzemmil, 8) “Tebettül cennet için ahret için dünyadan el etek çekmek değildir; kendi nefis ve hevasından ve ona mütabaat etmekten, cemi ma sivadan bi’l-külliye el etek çekmek ve Hakk’a yönelmektir.”[xxv]

Zühdün menfi manası

Bazı meşayıh, zühdün daha üstünde tavırların olduğunu o yüzden de ideal olmadığını ifade etmişlerdir. Muhammed ibni Fazl “Zühd ehli ihtiyacı olmadığında fütüvvet ehli ise ihtiyacı olduğunda isar başkasını kendine tercih eder.”[xxvi]

Ankaravi: Avamı hakka ileten bir vesile olarak ifade ettiği zühdün, ‘dide-i şühudunda Haktan gayrının kadr ve vezni olmayan ehass-ı havas indinde düşük bir mertebedir.[xxvii]

İmam Gazali’nin işaret ettiği gibi hakiki manasıyla terk etmeden zahid gibi davranan riyakârlar yüzünden zahid kavramı menfi bir içerikle riyakâr dindar manasına kullanıldığı da olmuştur. Yahya ibni Muaz Rahimehullah, “zahid sana sirke ve hardal koklatır arif ise sana miskü anber koklatır”[xxviii] Nasrabadi Rahimehullah da “zahid vücudunda kan toplar, arif ise kanını döker” diyerek[xxix] bu kullanımın ilk misallerindendir.

İlerleyen dönemlerde ‘zahid’ mefhumu divan edebiyatında bu menfi içerikle kullanılmaya başlar.

Âşık-ı hodbin sürer didar zevkin daima, Zahid-i hodbin oturmuş gussayı ferda çeker -Halili-[xxx]

Men lebün müştakıyam zahid kevser talibi, Nitekim meste mey içmek hoş gelir hoşyare su -Fuzuli-[xxxi]

Zahidâ sanma senün uçmağuna biz talibiz, Cuya sığmaz ravzayı aşk ile didar isterüz. -Muhibbi-[xxxii]

Zahida bu çeşmi suretle bizi sen görmedün, Katrede göründük amma bahri bi payaneyüz -Sezai-[xxxiii]

Gerçek zahid, kimseden çekinmeden aşkı için yaşayan bir âşıktır onlara göre. Bu yüzden de kayıtlardan mücerret kişi manasında ‘rind’ olarak adlandırılır.

Ne bilir meclis-i rindânı zahid, O bezme her kişi olmaz murahhas. -Şeyhülislam Yahya-[xxxiv]

Âşık isen rind’u rüsvâlıktan ikrah etme kim, Aşk sırrın, iktizâ-ı devr pinhân istemez. -Fuzuli-[xxxv]

Her iki mefhumun da kullanılmasına Fuzuli’nin Rind ile Zahid isimli meşhur eserinde sıkça rastlanır.

Zühdün zahiri alametleri

Zahidlik taslamak riya olduğu için tabi ki makbul değildir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem“Kendisinin olmayan bir şeyle avunan kimse zahid olmadığı halde zahid elbisesine bürünen kimsenin haline benzer” buyurmuştur.

Ancak bu, riyakârane zahidlik taslayan kimseler kınanmıştır diye zühtte her şey kalbidir dolayısıyla da zahirde hiçbir göstergesi yoktur manasına gelmez. Zira Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatının her sahasında son derece mütevazı yaşadığını dünyevi şeylerden sadece zaruret mikdarı kullandığını gösteren müteadddid rivayetler bunu gösterir. Sadece bu da değil zühde ve terke teşvik için sahabesinin elbiselerinin bineklerinin evlerinin zühd ölçülerine münasip olması için müdahele ettiği birçok rivayet bulunmaktadır.

O yüzden Ebu Süleyman Darani Rahimehullah da zahirini bu tevazuyla süslemek isteyenlere şöyle bir ölçü verir: “Yün elbise giymek zühdün alametlerindendir. Ancak beş dirhemlik kıyafet giymeyi arzulayan kimsenin üç dirhemlik elbise giymesi caiz olmaz.”[xxxvi]

Netice

Fudayl ibni İyaz Rahimehullah buyurur ki “Allah bütün kötülükleri bir eve koydu ve onun anahtarını dünya sevgisi yaptı, bütün iyilikleri de bir eve koydu ve onun anahtarını da gönlü dünyadan çekmek yani zühd yaptı”[xxxvii]

“Hak katında sivrisinek kanadı kadar kıymeti olmayan bir veliyi kâmil olanların terk ettim demesi bir düşüklüktür. O yüzden İmam Şibli ‘Bize göre zühd yoktur çünkü dünyadaki hiçbir şey sivrisineğin kanadından değerli değildir’ demiştir” der Ankaravi Rahimehullah. [xxxviii]

Ebu Bekir Vasiti Rahimehullah şöyle sorar: “Allah indinden bir sineğin kanadı kadar bile değeri olmayan murdar bir şeyi terk etmek için daha ne kadar çabalayacak, ondan yüz çevirmek için ne zamana kadar uğraşacaksın?”[xxxix]

Peki değil, ahreti, benliği hele de terki terk etmek, sivrisinek kanadı kadar kıymeti olmayan dünyayı hatta ondan üstümüze bulaşan zerrecikleri dahi terk etmek gibi bir gündemi olmayan bizlerin haline ne demeliyiz? Zühd, Allah’ın muradı enbiyanın evliyanın yolu olmasına rağmen en azından ‘Ben neden dünyayı terk etmeyi aklımdan bile geçirmeyen, belli belirsiz aklımdan geçirmiş olsam da neden buna güç yetiremeyen birisiyim?’ sorusunu kendimiz sormalı değil miyiz?

Evet, haramları terk manasında zühd farz, helalleri terk manasındaki zühd ise nafile ve fazilet olarak görülmüştür.[xl] Ancak bu durum, kibrin, riyanın, hasedin ve bilumum, emraz-ı kalbiyenin, amellerini ifsad ettiği bizler için değildir. Bunlardan kurtulmak bütün ulemaya göre farzdır. Öyleyse bunların tetikleyicisi olan dünya ile irtibatımızı bu çerçevede yeniden gözden geçirmek zorundayız.

Emraz-ı kalbiyeden kurtulmanın namaz gibi oruç gibi Cenab-ı Allah’ın bir emri olduğunu hatırlayarak -Muhasibi adını alacak kadar olmasa da-[xli] bu ataletimizin muhasebesini yapmanın zühdün kapısını açmakta faydası olacağı muhakkaktır.

Herkes zühten istidadı kadar anlar aslında. Seri Sakati Rahimehullah: “Herkesin zühdü ahirete rağbeti kadardır”, Muhasibi Rahimehullah: “Herkes marifeti kadar zühd ehli, aklı kadar marifet ehli, imanı kadar akıl sahibi olur”[xlii] buyurmuştur.[xliii]

Bu anlayış(sızlık)tan dolayı da zühd hakkında verilen bu malumat bazılarında üç türlü aksülamele sebebiyet verir: bunun gerekliliği açıktan ya da içten içe redderler, ya ‘evet bu güzel bir şey, olsa iyi olur ama olmasa da olur’ diyerek zühdün ehemmiyetini tahfif ederler, ya da zühd ehli olmadıkları halde onlar gibi görünerek menfaat devşirmenin peşine düşerler.

Yani zühd, sadece “Anlayan kulaklar”ın (Hakka 12) nasibidir.

İmam Gazali Rahimehullah’ın “zühd yönelinen şey itibariyle rağbet ve muhabbet diye isimlendirilir. Bir kimsenin daha sevgili bir şey olmadan sevdiği bir şeyi terk etmesi muhaldir” sözlerini hatırlayacak olursak zühdün aslında sadece sevenlerin, âşıkların ameli olduğu anlaşılır. Öyleyse ‘neden zühd sahibi olamıyoruz’ sorusunun cevabı ‘neden âşık olamıyoruz’ sorusunun cevabını bulmaya bağlıdır aslında. Elvere ki bu cevabın peşine düşelim.

Allah bizi hakiki zühd erbabı olan ehli aşkın izinden ayırmasın.


DİPNOTLAR:

[i] Ali el-Müttaki, Kenzü’l-Ummal, no: 5225, c. 3, s. 17.

[ii] Tirmizi, Sünen, Kitabu’l-İman, no: 2612, c. 5, s. 9.

[iii] Tirmizi, Sünen, Kitabu’l-Birr ve’s-Sıla, no: 2003, c. 4, s. 363.

[iv] Tirmizi, Sünen, Kitabu’l-Birr ve’s-Sıla, no: 2018, c. 4, s. 370.

[v] İmam Malik, el-Muvatta, Kitabu’l-Cami, no: 3357, c. 5, s. 1330.

[vi] İmam Gazali, Mizanu’l-Amel, s. 31, Çev: Remzi Barışık, Kılıçaslan Yay. 1970.

[vii] İmam Gazali, Mizanu’l-Amel, s.40.

[viii] İmam Gazali, Mizanu’l-Amel, s.46, 47.

[ix] İmam Gazali, Mizanu’l-Amel, s.101-2.

[x] İmam Gazali, Mizanu’l-Amel, s.106.

[xi] İmam Gazali, Mizanu’l-Amel, s.116.

[xii] İmam Gazali, Mizanu’l-Amel, s.138.

[xiii] İsmail Rusuhi Ankaravi, Minhacu’l-Fukara, s. 293 Haz: Safi Arpaguş, Vefa Yay. 2008.

[xiv] Ebu Nasr Serrac Tusi, el-Luma, s. 45, Çev: Hasan Kamil Yılmaz, Altınoluk, 1996.

[xv] Ali ibnü’l-Hasen Sircani, el-Beyazu ve’s-Sevad, s. 81, Tahkik: Muhsin Pürmuhtar, Muessetü Pezüheşi Hikmet ve Felsef-i İran, 1390.

[xvi] Abdülkerim Kuşeyri, Risaletü’l-Kuşeyri, s. 276-7, 278, Çev: Dilaver Selvi, Semerkand Yay. 2011.

[xvii] Kuşeyri, Risaletü’l-Kuşeyri, s. 279.

[xviii]Ebu Hamid Gazali, İhyau Ulumi’d-Din, c. 4, s. 211, Mektebetü Keryate Futra, Endonezya.

[xix] Gazali, İhyau Ulumi’d-Din, c. 4, s. 211, 212.

[xx] Gazali, İhyau Ulumi’d-Din, c. 4, s. 214.

[xxi] İbni Mace, Zühd, No: 1.

[xxii] Kuşeyri, Risaletü’l-Kuşeyri, s. 281.

[xxiii] Tusi, el-Luma, s. 46.

[xxiv] Ankaravi, Minhacu’l-Fukara, s. 294.

[xxv] Ankaravi, Minhacu’l-Fukara, s. 300.

[xxvi] Kuşeyri, Risaletü’l-Kuşeyri, s. 280.

[xxvii] Ankaravi, Minhacu’l-Fukara, s. 293.

[xxviii] Kuşeyri, Risaletü’l-Kuşeyri, s. 280.

[xxix] Kuşeyri, Risaletü’l-Kuşeyri, s. 282.

[xxx] Aşık sürekli sevgilin yüzüyle meşgulken zahid ise sadece gelecek endişesi ile vakit geçirir.

[xxxi] Ben dudakları arzularım zahid ise Kevser havuzunu, zira aşk ile sarhoş olana aşka şarabı içmek gerek aklı başında olanın ise su.

[xxxii] Ey zahid sanma senin cennetini isteriz biz. Biz ırmaklara cennete sığmaz bir şeye aşk bahçesindeki sevgilinin yüzüne talibiz.

[xxxiii] Ey zahid bu suret gözlerle bizi göremezsin, biz denizden ayrı bir damla gibi görünsek de aslında uçsuz bucaksız bir deniziz.

[xxxiv] Rindler meclisinden anlamaz zahid, o meclise herkes seçilmez.

[xxxv] Âşıksan, rind olmayı halka rezil olmayı göze alacaksın. Zira aşk sırrı devrin şartlarına gereğidir diyerek gizlenmez.

[xxxvi] Kuşeyri, Risaletü’l-Kuşeyri, s. 278.

[xxxvii] Kuşeyri, Risaletü’l-Kuşeyri, s. 282.

[xxxviii] Ankaravi, Minhacu’l-Fukara, s. 293.

[xxxix] Muhammed ibni İshak Kelabazi, et-Taarruf, s. 143, Çev: Süleyman Uludağ, Dergah Yay. 1992.

[xl] Haris Muhasibi, el-Vasaya, s. 244-5, Haz: Abdülkadir Ahmed Ata, Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1986.

[xli] Haris Muhasibi rahimehullah, çokça muhasebeyi nefs yaptığı için ‘Muhasibi’ adıyla anılmaya başlamıştır.

[xlii] Muhasibi, el-Vasaya, s. 247.

[xliii] Sircani, el-Beyazu ve’s-Sevad, s. 82

Güzel Ahlak Nefs-i Tezkiye Tezkiye-İ Nefsin Zarureti
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
eş-Şâfî İsmi Şerifi İle Şifa Bulmak İçin Yapılacak Bir Terkip
eş-Şâfî İsmi Şerifi İle Şifa Bulmak İçin Yapılacak Bir Terkip
Şaban Ayının 27. Gecesi Namazı
Şaban Ayının 27. Gecesi Namazı